Lenfödem tedavisine başlayacak hastalarımın en sık sorduğu soru, seansta tam olarak ne yaşanacağıdır. Belirsizlik çoğu zaman tedirginlik yaratır; oysa süreç baştan sona öngörülebilir ve hasta her aşamada ne olduğunu bilerek ilerler. Bu yazıda ilk görüşmeden seans sonrasına kadar tüm adımları sırasıyla anlatmak istiyorum.
Her şey değerlendirmeyle başlar. İlk görüşmede tıbbi geçmişi ayrıntılı biçimde konuşuruz: geçirilmiş ameliyatlar, lenf bezlerinin alınıp alınmadığı, radyoterapi öyküsü, eşlik eden kalp, böbrek veya damar hastalıkları, kullanılan ilaçlar. Ardından fiziksel değerlendirmeye geçerim. Her iki kol ya da bacaktan, önceden belirlenmiş sabit noktalardan çevre ölçümleri alırım. Cildin sertliğini, esnekliğini, ödemin gode bırakıp bırakmadığını inceler; eklem hareket açıklığını ve günlük yaşamdaki zorlanmaları not ederim. Bu veriler tedavi boyunca düzenli aralıklarla tekrarlanır, böylece ilerleme kişisel izlenimlerle değil sayılarla takip edilir.
Seansın kendisi genellikle kırk beş dakika ile bir saat arasında sürer. Hasta sırtüstü, rahat bir pozisyonda uzanır. Uygulama şişliğin olduğu bölgeden değil, boyun bölgesinden başlar. Buradaki ana toplayıcı kanalların uyarılması, tüm sistemin çıkış kapısını açar. Ardından gövde çalışılır; etkilenen tarafın karşısındaki sağlıklı bölgeler ve koltuk altı ya da kasık bölgesindeki lenf düğümleri hazırlanır. Ancak bu hazırlık tamamlandıktan sonra etkilenen uzva geçilir ve orada da gövdeye yakın kısımdan uca doğru, kademeli olarak ilerlenir.
Uygulama sırasında ağrı beklenmez. Hissedilen şey, cildin üzerinde kayan değil cildi hafifçe geren ve bırakan, yavaş ve dairesel bir dokunuştur. Yağ ya da krem kullanılmaz, çünkü kayganlık cildin gerekli ölçüde gerilmesini engeller. Bu noktada hastalarımın çoğu şaşırır; beklediklerinden çok daha yumuşak bir uygulamayla karşılaşırlar. Seans ilerledikçe belirgin bir rahatlama hissi ortaya çıkar ve pek çok hasta uykuya dalar.
Drenaj bittikten sonra iş bitmiş sayılmaz. Elde edilen kazanımın korunması için hemen ardından bandajlama yapılır. Cilde önce koruyucu bir tüp bandaj giydirilir, üzerine basıncın eşit dağılması için yumuşak dolgu sarılır, parmak araları ve bilek gibi ince bölgeler ayrıca desteklenir, en dışa kısa çekişli bandajlar uçtan gövdeye doğru azalan bir basınçla yerleştirilir. Bandaj sıkı hissettirir ama uyuşma, karıncalanma, renk değişikliği veya ağrı yaratmaz. Bu belirtilerden herhangi biri ortaya çıkarsa bandajın açılması ve bana haber verilmesi gerekir.
Seans sonrası için birkaç basit öneri veririm. Gün içinde su tüketimini kısıtlamamak, bandajlı bölgeyi ıslatmamak, uzun süre hareketsiz kalmamak ve öğretilen egzersizleri bandaj üzerindeyken yapmak bunların başında gelir. İlk seanslardan sonra idrara çıkma sıklığında artış olması normaldir ve dokudan uzaklaştırılan sıvının böbrekler yoluyla atıldığını gösterir.
Tedavi genellikle yoğun faz adı verilen bir dönemle başlar. Bu dönemde seanslar sık aralıklarla, çoğu hastada günlük olarak sürdürülür ve ödemde belirgin bir azalma hedeflenir. Süresi ödemin şiddetine, ne kadar zamandır var olduğuna ve kişinin genel sağlık durumuna göre değişir; bazı hastalarda iki hafta yeterli olurken bazılarında daha uzun sürebilir. Ödem hedeflenen düzeye indiğinde koruyucu faza geçilir. Seans sıklığı azalır, bası giysisi ve ev programı ön plana çıkar. Bu aşamada hastanın kendi sorumluluğu artar ve tedavinin kalıcılığı büyük ölçüde buna bağlıdır.
İlk seanslarda hastalarımın sıkça dile getirdiği bir başka konu, bandajlı hâlde günlük hayata nasıl devam edecekleridir. Bandaj ilk günlerde alışılması gereken bir yük gibi hissedilir; giysi seçimi zorlaşır, hareketler yavaşlar. Bu nedenle bandajlamayı hastanın günlük düzenine göre planlıyor, gerekirse hangi saatlerde hangi kalınlıkta uygulanacağını birlikte belirliyoruz. Bol kesimli giysiler, numarası büyük ayakkabılar ve basit birkaç düzenleme, bu dönemi belirgin biçimde kolaylaştırıyor. Uyum sağlandıktan sonra çoğu hasta bandajı rahatsızlık değil, güven veren bir destek olarak tanımlıyor.
Seanslar arasındaki dönem de en az seansın kendisi kadar önemlidir. Hastalarıma bu dönemde yapmaları gerekenleri yazılı olarak veriyorum: hangi egzersizin kaç tekrar yapılacağı, cilt bakımının nasıl uygulanacağı, hangi belirtilerde beni araması gerektiği. Lenfödem tedavisi, haftada birkaç saatlik bir uygulamadan çok, günün tamamına yayılan bir düzen meselesidir. Bu düzeni kuran hastalarda sonuçların hem daha hızlı geldiğini hem de daha uzun süre korunduğunu görüyorum.
Tedavi sonunda hedef, ödemi tamamen ortadan kaldırmak değil kontrol altına almaktır. Lenfödem kronik bir durumdur ve bu gerçeği baştan paylaşmak, gerçekçi olmayan beklentilerin yol açtığı hayal kırıklığını önler. Buna karşılık kontrol altına alınmış bir lenfödem, günlük yaşamı kısıtlamayan, enfeksiyon riski düşük ve estetik açıdan da rahatsız etmeyen bir tabloya dönüşebilir. Hastalarımın büyük bölümü, koruyucu faza geçtikten sonra işlerine, sosyal hayatlarına ve fiziksel aktivitelerine döndüklerini ifade ediyor.
Yıllar içinde şunu net biçimde gördüm: süreci anlayan hasta, tedaviye çok daha iyi uyum sağlıyor. Bu nedenle her seansta ne yaptığımı, neden yaptığımı ve bir sonraki adımda ne olacağını anlatıyorum. Ölçümleri hastamla birlikte değerlendiriyor, ilerlemeyi somut sayılarla gösteriyorum. Şişliğin azaldığını gözle görmek ve rakamla teyit etmek, uzun soluklu bir sürece devam etme motivasyonunu belirgin biçimde artırıyor.